“Karşıdan karşıya iki tarafa da baktıktan sonra geçerken kafana uçak düşmesi gibidir yetişkinlik.”

“Kusra bakma seni buraya böyle getirdim.”

“Yoo estağfurullah evladım.”

“Ama, yani, bilemem lazım. Bilmem lazım ve sen aslında tek kişis–”

“Anladık, tamam” diye sözümü kesti yaşlı adam. Sadece nefes almak bile zorluyormuşçasına yanaklarını şişirdi, sonra sandalyede arkasına yaslanıp gözlerini yanan şömineye çevirdi. “Sor bakalım.”

“Şey, aslında basit.” Öne eğilerek sordum, “Nasıl bir şey?”

Gözlerini bana çevirirken gülecek gibi oldu, “Nasıl bir şey mi?”

“Hee. Hayat. Büyümek. Yaşlanmak.” Duraksadım, “Yani yaşlısın demek istemiyorum da –”

“Sıkıntı değil evladım” diye güldü. “Yaşlıyım evet. Bu yüzden beni buraya getirdin.”

Bir şey söylemedim. Kıyamete kadar vakti varmışçasına sandalyesinde yavaş yavaş doğruldu, “… Zor.”

Bekledim. Bu kadar değildi herhalde.

“Aslında yapman gereken en zor şey.” diye devam etti. “Bu ürettiğin janjanlı ekipmanları üretmekten daha zor. Çalıştığın bütün ders kitaplarından da. Kazandığın bütün bilimsel ödülleri kazanmaktan da. Hiçbir şey seni buna hazırlamıyor.”

“Neden bu kadar zor ki?” diye sordum. “Sorumluluklar mı? Vücudun yaşlanması mı? Yetişkinliği zor yapan şey ne?”

“Yok, sorumluluklar değil. Karşıdan karşıya iki tarafa da baktıktan sonra geçerken kafana uçak düşmesi gibidir yetişkinlik.” Düşüncelerini topluyormuşçasına başını öne eğdi ve devam etti, “Olay aslında bu beklemediğin şeyler. Ürkütücü tabii evlenmek, çocuk sahibi olmak, patronundan zam istemek. Bütün bu, aslında nasıl döndüğünü bilmediğimiz ama biliyormuş gibi davrandığımız yetişkinler dünyası.”

“Nasıl yani, bilmiyor musunuz?”

Şaşırmış gibiydi, “Yoo bilmiyoruz. Kimse gerçekten büyümez ki. Dünyaya gösterdiğin bir yüzün vardır, doğru, ama evinde, sabahın üçünde hala onaltı yaşındasındır. Hepimiz öyleyiz.” Başını salladı. “Var ya, gerçek bir insanın başka bir gerçek insanla oturup karşı karşıya hiç olmadıkları birileri gibi davranması kadar üzücü bir şey yok. İş mülakatinde senden iki yaş büyük birisyle oturursunuz ve muhabbet şu: ‘Ya evet borsa likiditesi tehlikeli bir şekilde dalgalanıyor bu aralar’ veya ‘Kesinlikle, 405’ten uzak durmalıyız.’ Halbuki hepiniz osuruklara ve bok muhabbetine gülüyorsunuz, ne bileyim hobileriniz, hoşunuza giden şeyler var, arada küfrediyorsunuz ‘siktir’ falan diye… Hakiki birer beşersiniz ama robot gibi davranıyorsunuz. Senin ‘mış gibi’ yapman gerekiyor, onun ‘mış gibi’ yapması gerekiyor, sanki her şey ciddiyet ve üretkenlik, hayatta hiçbir şey eğlenceli değil.”

“Zor olan bu mu? Böyle herkesin aslında… sahte yetişkinler olduğu mu?”

“… Değil. Bu beklediğin bir şey. Can sıkıcı bir durum, ama herkes bilir bunu.” İçini çekti. “Seni beklemediğin anda yakalayanlar, büyümekle ilgili ufak tefek şeylerdir. Trafikte sıkışmışken hatırladığın bir gün. Herhangi bir gün. Lisede sınıf kapısının önündeki bir muhabbet. Bir öğretmen. Arkadaşın arkadaşı. Üzerinden o kadar zaman geçmiş ki olayın kendisi milletvekili adayı olabilir. Vay anasını… Nereye gitti bunlar? Ne ara bu kadar yaşlandım?

“Liseyi dün gibi hatırlıyorum. Arkadaşlarım, kız arkadaşlarım… İçerdik, takılırdık, seks muhabbetı falan yapardık. Şimdi hepsi kekikli lapa yiyip cenazelere gidiyorlar. Ben de ayınısını yapıyorum, üstelik severek. Yani, cenazeler kısmı hariç. Ama lapa güzel. Yatağa dokuzda girmek. Güzel ya.”

“Sorun ne o zaman?”

“Sorun şu ki ben hala o onaltı yaşındaki liseliyim. İsteklerim değişti, ihtiyaçlarım değişti, bedenim değişti, bir bakıma aklım da değişti. Ama ben değişmedim. Hala fake atıyorum millete. Yani, bunları anımsayınca – mesela lisedeki parti, uzun bir araba yolculuğu ya da babamın arabasının arka koltuğunda uyuyakalmanın verdiği hissiyat – bu dağıtıyor beni. Dağıtıyor çünkü mutlu hatırlamıyorum o anıları. O bebeye nostalji veya eskiyi yad etme kafasıyla bakmıyorum, aksine kıskançlıkla bakıyorum. Kıskanıyorum çünkü önünde hala o kadar zaman ve ne kadar şanslı olduğunun farkında bile değil. O benim aslında, biriz biz. Ama o yakışıklı, sağlığı yerinde ve uzun yıllar onu bekliyor. Bense dört duvar arasında çürüyüp gidiyorum. Nefret ediyorum o bebeden. Burnumda tüttüğü her an ondan daha çok nefret ediyorum.”

Başımı eğer gibi oldum, sonra ona baktım, “Ya aile? Çoluk çocuk?”

“İşin orası süper, harikalar onlar. Lakin gelip geçici. Onlar ‘sen’ değilsin. Önünde sonunda evlatlarını sen dünyaya yetişiriyorsun, kendine değil. Şimdi onlar benim arabamın arka koltuğunda uyuyakalacaklar, kendi lise partilerine takılacaklar falan… Onların varlığı bana bir fayda sağlamıyor. Kimsenin varlığı bana bir fayda sağlamıyor kendi varlığımdan başka. Bu konuda elimden hiçbir şey gelmiyor, zira çok yaşlandım.”

Yutkundum ve gözlerimi şömineye çevirdim. Yaşlı adam öne eğildi, “Eski güzel günleri ya geride bırakmışızdır ya da daha gelmemiştir onlar. Hiçbir zaman şu yaşadığımız günler değildir. En azından bize öyle gelir. Geç kalmışızdır Woodstock’a gitmek, Nirvana’yı canlı izlemek, Berlin Duvarı’nın yıkılışına tanık olmak veya ne bileyim, 20’lerde Great Gatsby stili partiler yapmak için. Sonra yaşlanırız ve farkına varırız ki teknolojinin nelere kadir olduğunu görmek, dünyanın yepyeni ve heyecan verici bir yere evrildiğini seyretmek için aslında biraz erken doğmuşuz. Fakat gerçek şu ki bizim Woodstock’larımız biz büyürken hep etrafımızdaydı. Yeni ve heyecan verici olan dünya, ihtiyarın tekinin yaşlılık günleriyken geçmiş denen şey, şımarık ve yeni yetme bir bebenin ‘eski güzel günleri’ olacak. Varmamız gerekirken farkına varmadık, kayıp gitmesine izin verdik. Sonumuz bu işte, benim gibi, üzgün ve geçmişteki benliklerimize haset besler halde, onların yapabileceği ve bizim yapamayacağımız onca şeyden mütevellit.”

Sonunda ayağa kalkıp yaşlı adamın önüne diz çöktüm. “Özür dilerim seni buraya getirdiğim için.”

“Önemli değil” dedi, “Yapacağını biliyordum. 60 sene evvel ben de yapmıştım.”

Kendi gözlerime baktım. Biraz kırışmış, ama onun dışında epey benziyordu. Yaşlı adam gözyaşını sildi, “Şimdi lab’ına gidelim de beni kendi zamanıma gönder, ki senden huzur içinde nefret edebileyim.”

80 yaşındaki ben’i kucakladım ve onayladım, “Tadını çıkaracağım” dedim, “‘Eski güzel günler’in farkında olacağım. Söz veriyorum.”

Zar zor ayaklandı. “Hayır olmayacaksın. Eski güzel günler, geçip gitmiş oldukları için güzeldir. Onları yaşarken onlar sadece… günlerdir.”

Lab’a doğru yavaş adımlarla yürürken bana bakmadan konuştu, “… ve hızlı geçen günlerdir evladım. Çok hızlı.”

(Kaynak)